|
Görkemli
piramitleriyle tanıdığımız Maya İmparatorluğu’nun gizem perdesini Mel Gibson
aralıyor.
Altı harfli bir
kelime, birazdan anlatacağım filmi tanımlamak için fazlasıyla yeter. Ancak
“daha fazlasını isteyen” bir toplum olduğumuz için, sizlere hak ettiğinizi
vermekle yükümlü hissediyorum kendimi.
Filmimizin adı;
Apokalipto... Önümüzdeki hafta (23 Mart) ülkemizde gösterime girecek. Cesur
Yürek ve Tutku (İsa’nın Çilesi) filmlerinden hatırlayacağımız ünlü yönetmen
Mel Gibson, Apokalipto’nun yapımını, yönetimini ve yazımını üstlenmiş.
Filmde tanımadığımız bir oyuncu kadrosu mevcut; Rudy Yougblood, Dalia
Hernandez, Mayra Serbulo, Gerardo Taracena ve Raoul Trujillo bunlardan
bazıları. Filmin konusu ise; Maya İmparatorluğu’nun son dönemlerinde
geçiyor. Bu büyük imparatorluk parlak geçmişinin ardından, artık sadece
“hasta adam” değil, aynı zamanda vahşi ve cani adam rolünü oynamaktadır.
Böyle bir dönemde sakin bir hayat yaşayan Ronaldinho tipli* bir yerlinin ve
kabilesinin başına gelenleri konu alıyor film. Unutmadan söyleyeyim, başta
söylemek istediğim o altı harfli kelime “vahşet”ti.
Herhangi bir
bilgi servisinden de öğrenebileceğiniz yukarıdaki bilgileri yazdıktan sonra
en sevdiğim bölüme geçebiliriz.
Öncelikle filmin konusunu ele almak istiyorum, çünkü kısa sürecek. Filmin
konusu, yer, zaman ve uygarlık bakımından farklılık gösterse de olaylar bize
hafiften Cesur
Yürek’i
anımsatmakta. Bu kabul edilebilir bir şey. Yani, yönetmenlerin yeni filminin
önceki filmleriyle aralarında benzerlik taşımasının yadırganmaması gerekir.
Ancak senaryo özgünlüğü açısından insanı düşündürüyor. Eleştiriye negatif
yorumla başlamak istemezdim, ancak yazıyı buraya kadar okuyup filme
gitmekten vazgeçenlerin çok şey kaçırdıklarını bildirmeliyim.
İzleyeceğiniz filmin Maya dilinde olduğunu öncelikle belirteyim. Evet, film
Yucatec Maya dilinde.
Gibson, önemli bir şeye dikkat etmiş ve filmi baştan sona yerli lisanla
seslendirerek, dilin sinemadaki etkisini anlamamızı sağlamış. Hatırlarsınız,
Hollywood Sineması’nda İngilizce konuşan Araplar, Japonlar çok görmüşüzdür.
Tabii bu, Mel Gibson’a ödüllere yabancı dilde aday gösterilme ayrıcalığı da
kazandırıyor.
Görselliğe verilen önem ise, filmi büyük ölçüde izlenir kılıyor. Yüzyıllar
önce, ardından kalıntılar bırakarak yok olan bir uygarlıkta yaşananlar basit
bir teknikle anlatılamazdı. Maya İmparatorluğu’nun gökleri delen
piramitleri, mimari yapıları, şehir yaşamı, büyüleyici atmosfer ve bunun
yanında bir saniye bile düşmeyen adrenalin izleyiciyi filme kilitliyor.
Yalnız bu filme kitlenen izleyicileri, kan tutmaması lazım. Oldukça kanlı,
insanın tüylerini diken diken eden sahneler filmde fazlasıyla bulunmakta
çünkü. Özellikle bu sahnelerdeki gerçekçilik, Mel Gibson’dan korkmama yol
açtı.
Neticede, Apokalipto izlemeye değer bir görselliğe ve aksiyona sahip güzel
bir film. Tezatlar, anormallikler içeren, sonunda izleyiciyi şaşırtan
filmlerden hoşlanıyorsanız yanından bile geçmeyiniz derim efendim. Ancak
vahşetten, kandan, şiddetten zevk alıyorsanız, bir yanlışlık var demektir.
Derhal bir psikiyatr ile görüşmenizi tavsiye ederim.
Bu hafta gösterime girecek olan bir filme dikkati çekmek istiyorum; 300
Spartalı... Frank Miller’ın grafik romanından uyarlanan film, fragmanıyla
sinemaseverleri büyülemişti. Konuyla ilgili sözünü ettiğim bilgi
servislerinden edineceğinizin dışında bilgiye sahip değilim. Sadece şunu
söylemek istiyorum: Televizyon için "radyonun resimlisi" denmiş, bu film
için de şu söylenebilir: "radyonun çizgiromanlısı" İyi seyirler...
* Bu Ronaldinho olayına değinmeden edemedim. Filmde bir sahne var ki,
kahramanımız ve beraberindekilerin üzerlerine mavi boyalar sürülüyor. İşte o
dram fokurdayan sahnede Barcelona takımının sahaya çıkmasını hayal
ederseniz, kanımca Mel Gibson’a en büyük saygısızlığı göstermiş olursunuz. |