Ömer Bey

Ömer BeyBir gününü tamamen gereksiz işlerle geçirdikten sonra artık o günden hiç bir umudun kalmadığı zaman, büyük bir gösteri beklemelisin. Eğer bugünün sabahında biri bana bir huzurevinin TV odasında hayatının uzatma dakikalarını oynayan birinden hayat dersi alacağımı söyleseydi, buna gülecek kadar bile ilgi göstermezdim. Ama bu berbat günün ardından gelen gösterinin şokunu uzun süre üzerimden atamadığımı belirtmeliyim.

Canım sıkılıp TV odasına girdiğimde, odanın kenarında elindeki kutuyla uğraşan bir amcanın “kolay gelsin” dememe sessizlikle cevap vermesi canımın sıkıntısını biraz daha arttırdı. Öyle ki, huzurevinin huzur verici(!) şehir manzarasını seyretmek bile sıkıntımı gidermedi. Dedim ya, tamamen umutsuz bir gün. Tek ihtiyacım olan şey bir uyku ve tarihin 1 rakam daha ileri gitmesi. Ama geçmiyor zaman. Olsun, zaman öldürmek için o kadar seçenek var ki diyerek bir dergiyi karıştırmaya başladım. Bu sırada kutuyla uğraşan yaşlı amaca, odadakilerle konuşmaya başladı. Bir yandan elimdeki ev/dekorasyon dergisiyle, diğer yandan odadaki konuşmayla ilgileniyorum.

Yaşlı amca kutuyu sıkıca tutuyor, “sıkıca tutmazsan yapışmıyor bu meret!” diyor. Eskiden tutkallar daha iyi yapıştırırmış, şimdiki tutkallar bir işe yaramazmışımsı bir şeyler söylemekte. Amcanın yapmaya çalıştığı şeyin görevini, bir ayakkabı kutusu aslında layıkıyla yerine getirir. Amcaya bunu anlatamazsın tabii. Çünkü “eseriyle” büyük bir tutkuyla uğraşıyor; malzeme için çöpten karton kutular toplamış. Domino’s Pizza kutusu, Pizza Hut kutusu, rulo halinde bir karton ve Tommy Hilfiger hediye paketi. Hepsi amcanın gözünde çok değerliler. Bir de kablo bulmuş bir yerlerden bize gösteriyor, “bunları atmamak lazım” diyor. Amca 2 saat boyunca uğraştığı eserini bizimle paylaşıyor, “poşetler filan oluyor, artıyorlar. Onları bu kutunun içine koyacağım. Bir de benim, bakın içine gazete koyduğum bir poşetim var onu da bunun üstüne koyacağım.” diyor. Bunları duyunca kendimi garip hissediyoum, okumakta olduğum dergiyle irtibatımı tamamen kesip amcaya odaklanıyorum. Kendisiyle ilgilenenleri görünce amca da işini bitirip yakınımıza geliyor ve konuşmaya başlıyor.

Amcanın yaptığı basit bir konuşma değil. Bize 5 dakikada hayatının özetini geçti adeta. Bu kısa “gösteri” beni çok etkilediği için aklımda ne kadar kaldıysa, hepsini yazmaya gayret edeceğim:
Amcanın adı, Ömer imiş. Emekli Albay. Yıllarca Türk Silahlı Kuvvetleri’ne hizmet etmiş. Bir oğlu var. Kendisi İstanbul’da olduğu sırada, oğlu da aynı şehirde üniversiteye gidiyor. Oğlu, babasının tayini çıkacağını öğrenince, babasının emekliye ayrılmasını istiyor. “Sen başka şehire gidersen ben burada perişan olurum” diyor babasına. Oğlunun, haylaz arkadaşları varmış, eve geldiklerinde mobilyaların üzerlerine işerler, eğlenirlermiş. (bir anlam veremiyorum konuşmaya) Ömer Amca, oğlunu kırmamış ve emekliye ayrılmış. Oğlu, üniversiteyi bitirdiğinde öğretim görevlisi olarak üniversitede kalmış. İnşaat mühendisi sanırsam. Bu sırada oğluna, ciddi bir firmadan iş teklifi gelmiş ve kabul etmiş. Firmadan aldığı malzemeleri üniversiteye indirmiş. Ancak, üniversitedeki hizmetliler malzemelere el koymuşlar ve bir daha geri vermemişler. Ömer Amca’nın oğlu, durumu anlattığı profesörden de destek bulamayınca, gelen bir teklifi değerlendirerek Kanada’ya yerleşmiş. Bir Türk memur kızıyla evlenip, iki çocuk sahibi olmuş orada. 27 yıldır Kanada’da yaşıyor, çocuklarının ikisi de üniversite bitirmişler. Orada önemli inşaat projelerinde yer alıyormuş, ayrıca heykeltraşçılık da yapıyormuş. Ara sıra Türkiye’ye gelip yakınlarını ziyaret ediyormuş.

Üç kuşağın hayatı kısa bir sürede anlatılırken, kendimi Ömer Amca’nın kendi yaşamının video kasedini fast forwardla izliyormuş gibi hissettim. Her şey bittikten sonra kendimi yine TV odasına buldum, elimde dergiyle. Tekrardan o özet hayatı düşündüm ve Ömer Amca’nın şimdiki yaşamına baktım. Kendisi az önce bir iş başarmıştı. Kendine göre önemli bir eksiği ortadan kaldırmıştı bunu başararak. Belki, kitleler tarafından alkışlanmayacaktı. Belki, insanlar hayran hayran bakmayacaktı ona. Ama o, bugününe yarayacak bir işi tamamladı az önce; gazete poşetini üzerine koyacağı bir ıvır zıvır kutusu…
Şöyle düşündüm; bir otuz yıl sonra bu kutuyu Ömer Amca’nın çok sevdiği çocuğu, belki çok daha huzursuz bir evde yapacaktı. Ondan yirmi yıl sonra da o çok sevilen evladın, yine çok sevilen çocukları bu noktada olacaklardı. Bunları düşündükten sonra elimdeki ev/dekorasyon dergisine baktım: “Neredesin lan sen? Şu 5 dakikada özeti geçilen hayatın hangi ufak parçasındasın sen?” Cevabı yine kendim verdim; “5 dakikalık hayatın özete alınmayacak kadar değersiz bir bölümünde, “keyifli alışveriş”, “daha fazlasını iste” gibi bir sürü zırvanın yanındasın. Adeta kaybolmuşsun. Geriye sadece hatıralar kalmış.

08.01.2007

Reklamlar