Kaldırımlar

fakulte kaldirim.jpg“Bir ülkenin gelişmişliği, kaldırım yüksekliği ile ters orantılıdır.” Geçenlerde gözüme çarpan bu söz beni düşüncelere sevketti. Ülkemizde kaldırımların ne kadar boşlanmış olduğunu düşündüm. Sadece devlet değil, halk da kaldırımlar konusunda ilgisiz. Ortada bir sıkıntı var, bunu görüyoruz ancak bunu dile getirmiyoruz.

Bir Avrupa şehrini gezerken beni en çok mutlu eden şeylerden biri; o şehrin ergonomik kaldırımlarını arşınlamaktır. Mevcut şehir düzenini yüzyıl önce çözmüş oldukları için, kaldırımlarla alakalı sorunları da birçok savaş geçirmelerine rağmen çözmeyi başarmışlar. Çiçeği burnunda bir anne-baba bebek arabasını önünden ve arkasından tutarak kaldırıma çıkamaya çalışmıyor. Ya da bir bisikletli kaldırımdaki çöküntüde birikmiş suyu diğer insanlara sıçratmıyor. Engelliler zaten alçak olan kaldırımların rampalarından güvenle çıkabiliyorlar. Çünkü önlerine park etmiş arabalar bulunmuyor.

Öte yandan kaldırımların yüksek olma gerekliliğini anlayamıyorum? Arabalar kaldırıma park etmesin diye mi? Park ediyorlar. Olası bir kaza halinde yayalara güvenli bölge oluşturmak için mi? Mobese kazalarını izliyorsanız, pek faydası olmuyor. Peki, kaldırım boyunca seyreden babalara ne demeli? Mantar şeklinde olanlarının oldukça sempatik olmasının yanında eğitimli bir halkın olduğu ülkede bu tür yapılara gerek var mı?

Su drenajının iyi sağlandığı bir sokakta kaldırımların birkaç santim yüksek olması ve yaya-araç trafiğine dikkat eden insanların olması yeterli. Ancak büyük sorunlarımızdan biri de, sokakta olduğu kadar evlerimizde de gördüğümüz, suyu doğal akışı ile gidere ulaştıramama beceriksizliğimiz. Eski oturduğum evde ustanın bu beceriksizliği ile başa çıkamamış, banyodan gidere kadar tutkal ile bir set yapmış sorunu kendimce çözmüştüm. Şimdi her gün geçtiğim sokakta yeni asfaltlama çalışması yaptılar ve yağmur sonrası asfaltın her yerinde küçük göller oluştuğunu gördüm. Suya hiçbir şekilde engel olamazsınız. O akacağı yolu bulur. Ancak ona yol verirseniz, istediği yere kontrollü bir şekilde ulaştırabilirsiniz.

Kaldırım ve asfaltlama ile ilgili bir diğer sorun ise buradan drene olan suyun altta kalan toprağı besleyemeden doğrudan kanalizasyona dökülüyor olması. Ya tüm yolları taş ile döşeyeceğiz ki bu şehir merkezi dışında pek konforlu olmaz. Veya su geçiren materyaller ile yolları ve kaldırımları kaplayacağız. Boşa akan ve değerlendirilmeyen her damla suya bir gün ihtiyaç duyacağız. Üstünde yaşadığımız toprak sünger gibi bu suyu saklayabiliyor.

Her yıl milyonlarca lira yatırım yapılarak yenilenen, taş döşenen kaldırımlarda yağmur yağdığında yürümek ise tam bir Survivor aktivitesi… Bir taş da altında su biriktirmesin kardeşim! Tüm yürüyüşünüz hangi taşın altında su birikintisi olduğunu tahmin etmekle geçiyor. Oysa yağmur yağdığında yağmurluğumu giyip, kollarımı açıp koşa koşa bunun tadını çıkarmak istiyorum.

Peki, kaldırımlardaki dokuya hiç dikkat ettiniz mi? Birkaç belediye dönemine ait izleri kaldırımlarda rahatlıkla gözlemleyebilirsiniz. Bir tarafı parke taş, bir tarafı beton, bir tarafı kazılmış ve üstü düzensiz bir dolguyla örtülmüş veya aynı taşları başka bir usta özensiz bir şekilde yerleştirmiş. Çalışma yapıldığını gördüğüm kaldırımın, çalışma bittiğinde hangi bölgesinin tamir gördüğünü anlayamamak istiyorum.

Yürüdüğümüz yol aslında bir medeniyetin başladığı yerdir. Roma İmparatorluğu’nun yolları hala ayakta. Sadece kaldırıma bakıp bir ülke hakkında uzun soluklu analizler yapabilirsiniz. Şunu da unutmamak lazım; insanların desteklemediği veya talep etmediği hiçbir değişim uzun soluklu olamaz. Bizim de yolda sağlıklı bir şekilde yürüme hakkımızı, estetik hakkımızı talep etmemiz gerekiyor. Belki yüz sene sonra bizim için de “evet, istediler ve istediklerini aldılar” diyenler olur.

Reklamlar